Rüzgar Dolu Konaklar

2557_Ruzgar_Dolu_Konaklar-Bejan_Matur703
Doğduğumuzda
Bizim için yaptırdığı sandıklara
Gümüş aynalar
Lacivert taşlar
Ve Halep’ten kaçak gelen kumaşlar
Dolduran annemiz
Bir zaman sonra
Bizi koyup o sandıklara
Yol
Rüzgâr
Ve konakları fısıldayacaktı kulağımıza.
Yalnız kalmayalım diye karanlıkta
Çocukluğumuzu ekleyecek
Avunmamızı isteyecekti
O çocuklukla.
Sırtımızdan jiletle akıtılan kanın
Karıştığı uzun ırmağa
Bırakıldığımızda
Annemiz bu kadarını istemezdi
Bu yüzden
O uyurken
Uzaklaştık
Diyorduk sulara.
 
Gidişin kendisinden artakalan
Her şey, herkes burada.
Ben buradayım
Kardeşlerim yitikliğiyle burada
Annem elbiseleriyle
Erkek kardeşim savaş korkusuyla
Babam burada hiç uyanmış olmasa da
Dünya eksilmiş etrafımda
Bir düş sanki olanlar
Uzayan ve uzadıkça acıtan
 
 
I
 
Annemiz
Siyah kadife elbisesini okşadığında
Saçlarını düşürerek bakışlarına
Babamızı hatırlardı:
 
Beyaz bir dağda olduğunu söylüyordu onun
Beyaz ve her bahar küçülen bir dağda
 
 
II
 
Hepimizden büyük olan
Ve uzaktaki savaştan korkan
Erkek kardeşimiz
Dönmeyince bir daha
Biz de korktuk savaştan.
Ama savaş değildi onu bırakmayan.
Gelirken yanımıza
Atıyla uyumuş
Babamızın karşısındaki karlı dağda
 
Annemizin yüzü azaldıkça
Omuzları küçüldükçe annemizin
Şaşırdık hangi dağa bakacağımıza
 
III
 
Evimizin uzun sofasında
Kadife elbisesi uzayıp
Gümüş başlığı ağırlaştıkça
Bolardıkça gümüş kemeri
Annemiz benziyordu baktığı dağlara.
Baharda inceliyordu kabuğu
Ama ulaşamıyorduk ona.
Ölüyordu
Bu defa gerçekten eriyordu
Bir daha görünmedi sofada
 
 
IV
 
Her kış kaybolan
Ve baharda ortaya çıkan
Bir ağaç oldu annemiz
 
Dövmeleri olan bir meşeydi o
İniltisi geliyordu kulağımıza
 
 
V
 
Annemiz
Her gece siyah kadifesiyle
Dolaşıyordu dağların arasında
Kökleri olmayan bir meşeydi o
Suskun, arasıra ağlayan
 
Ayrılmadan daha
Toplaşır gölgesine annemizin
Fısıldaşırdık aramızda
Tanrım n’olur bağışla
Evimizi bağışla tanrım n’olur
Dokunma sofamıza
Orada gülebiliyoruz ancak
Orada adamakıllı susuyoruz
Orada ağzımız bizim oluyor
Dokunmasak da
 
Görüyoruz annemizi uzaktan
 
 
VI
 
Soğuklar başladığında
Atlılar gelmişti bizi almaya
Yaşlı ve tuhaf atlılardı
Korkutmuşlardı bizi
Kar yağmıştı bakışlarına.
Ve hiç konuşmadan bizimle
Bakmadan ellerimizin küçüklüğüne
Konaklara götüreceklerdi bizi
Rüzgârla uğuldayan konaklara
 
 
VII
 
Annemiz
Babamızın ve kardeşimizin ortasında
Usulca uyurken
Uzaklaştık yaşlı atlılarla.
Boynumuz ağrıdı geriye bakmaktan
Gözlerimiz uzadı her kıvrımda.
Ama boşuna
Boşuna bizim ağlayışımız
Hastalığımız boşuna
Yönü yitirmişti atlılar
 
Dönemedik bir daha
 
 
VIII
 
Dağlardan yuvarlanan taşlar gibiydik.
Dört kızkardeş
Gölgesiyle derinleşen bir vadide
Artık bizim olmayan
Yatağımızı aradık
Aradık yatağımızı günlerce.
Kaç dağ gittiysek
O kadar uzaktık birbirimizden
O kadar yalnız kendimizle
 
 
IX
 
Ne son ne başlangıç
Ne içeri ne dışarı
Oradaydık
O taştan dünyanın ortasında.
Yollarımız uzadıkça
Annemizin dövmeleri kararmakta
 
 
X
 
Ayrılacaktık herbirimiz
Bir yolağzında.
Ama önce kim
Kim korkacaktı
Yoldan
Geceden
Ve yaşlı atlıdan.
Sıramız yoktu
Bu yüzden ürperiyorduk her ayrımda.
 
Ben kalmıştım sona
Önümde uzanan dar yolla
Acılarından güç alan
Bir yolcuydum artık hayatta
 
XI
 
Geldiğimde rüzgâr dolu ilk konağa
Günlerce uyudum
Kilimler ve bakırlar arasında.
Rüzgârı sevebilirdim
Kapılar ve pencereler olmasa
 
 
XII
 
On yılım geçti rüzgârla
Üşüdüm her konakta
Konuşmanın ne anlamı var diyordum
İnsanın yankısı olmazsa
 
Suskun konaklar gibiydim
Kapıları gittikçe çoğalan
 
 
XIII
 
Gümüşler ve atlar azaldıkça
Taşınıyordum oradan oraya
Yıldızların sesini tanıyordum
Güneye yaklaştıkça
 
XIV
 
Geceleri
Yalnız ve budala ay
Bana benziyordu
Bir tuhaflık vardı gülüşümde
Büyüyordum.
Aşkı düşünüyordum arasıra
Efendisini gövdenin.
Hangi gece uykusuz kalsam
Toprak kokuyordum
 
Ve çıktığım her yolculukta
Yorgunluğuma aldırmadan
Düşler kuruyordum.
Yolların korkutmadığı bir zamanda
Yoksulluğuyla alay eden
Yeşil gözlü bir adam çıktı karşıma
Gözleri koyulaştı adamın
Yaşlandıkça
 
 
XV
 
Çocuklarım oldu o yeşil gözlü adamdan
Biri askerdeyken, diğeri kızıl saçlı olan
İki oğlan.
Ve gelinim,
Her gece kızıl saçlı oğlumla uyuyan.
Üşürdü hep
“Yenge ayakların ne sıcak”
Derdi ona sokularak.
Onüç yaşında iki çocuk
Uyurlardı her gece fısıldaşarak.
O gecelerden birinde
Yağmur girmişti uykusuna.
Saçlarını bana bırak
Saçlarını bana bırak
Diyen yağmur,
Büyülemişti oğlumu uykuda.
 
Saçlarını rüzgârla yıkadığı
Tepeye çıktığımda
Görünen ova
Sular altındaydı
Bulutlar yapışmıştı toprağa.
Bir kıpırtı bekliyordum
Bir ses
Oğlumu gizleyen sulardan.
Arkamda toplanan köylüler
Uçları yanan sopalarla
Karanlığı hatırlattılar bana.
Duramazdım
İndim buharlaşan toprağa.
Çamurlar arttıkça
Gücüm yetmiyordu karanlığa.
Üşümesinden korkuyordum yine
Saçlarının kirlenmesinden.
Bir ses
“Ölmüş” dediğinde
Üşümüyordu artık oğlum
Sessizdi yağmurdan.
Yüzüm çamurlu ve keder içinde
Taşıdım gövdesini,
Saçlarını taşıdım ellerimde.
Yüzükoyun bindirildiği at
Tepeyi çıkarken
Işık sızdırıyordu gizlice.
 
 
XVI
 
Yeşil gözlü adamın
Bıraktığı yatakta
Yaşlanıyorum tavana baktıkça.
Artık
Anneminki kadar uzun eteklerim.
Saçlarım uzun
Oğlumun kızıl saçlarından.
 
Kısa sürdü her şey
Yolculuklar
Ölüm
Ve konaklar
Hiçbir şey kalmadı etrafımda
İsten kararmış sütunlardan başka
 
Gücümü toplamalıyım son defa
Saçlarım kına kokmalı
Elma çiçekleri olmalı suyumda.
Ve tanrı beni duyuyorsa
Daracık bir mezar istiyorum ondan
Konakların büyüklüğünü
Uğultusunu unutturan
 

 
 
WINDS HOWL THROUGH THE MANSIONS
 
When we were born
It was our mother
Who had caskets made for us
And filled them with silver mirrors
Dark blue stones
And fabrics smuggled from Aleppo
Later
She would put us in those caskets
And whisper in our ears
Of roads
And winds
And mansions.
To stop us being lonely in the dark
She would add our childhood too
To comfort us
With that childhood.
But when we were left
In the long river whose waters streamed
With blood that poured from ritual razor-slashes on our backs
Our mother never wanted such an outrage
And that is why
We kept telling the waters
While she was sleeping
We moved far away.
 
What’s left from that flight
Everything, everyone is here.
I am here
My brothers and sisters are here with their loss
My mother with her dresses
My brother with his fear of war
My father’s here, but not awake
Around me the world has shrunk
All like a dream
That hurts the longer it lasts
 
I
 
Our mother
Stroking her black velvet dress
And veiling her gaze with her hair
Would remember our father:
 
She said he was on a white mountain
A white mountain getting smaller every spring
 
II
 
When our brother
Older than all of us
And afraid of the distant war
Never came home
We too feared the war.
But it wasn’t war that kept him away.
On his way back
He fell asleep with his horse
On the snowy mountain facing our father’s
 
As our mother’s face grew thinner
And our mother’s shoulders shrank
We wondered which mountain to look at
 
III
 
On the long veranda of our house
As her velvet dress grew longer
Her silver hairband heavier
Her silver belt looser
Our mother looked more and more
Like the mountains she watched.
In spring her shell was wearing out
But we couldn’t reach her.
She was dying
Pining away
She never appeared again on the veranda
 
 
IV
 
Lost every winter
Returning in spring
Our mother became a tree
 
A tattooed oak
Her moaning in our ears
 
V
 
Every night
In her black velvet dress
Our mother wandered among the mountains
She was a rootless oak
Silent, now and then weeping
 
Before we parted
We would gather in our mother’s shadow
And whisper among ourselves
Please God forgive us
Spare our house
Don’t touch our veranda
Only there can we laugh
Only there can we be really silent
Only there can we say what we like
And even if we don’t touch her
 
We can see our mother from afar
 
VI
 
When the cold spell began
Horsemen came to take us away
Horsemen old and strange
Who made us afraid
Snow veiled their eyes.
Without a word
Not looking at our little hands
They came to carry us off to the mansions
Mansions howling with winds
 
 
VII
 
While our mother
Slept peacefully
Between our father and brother
We went far away with the old horsemen.
Our necks ached with looking round
Our eyes narrowed at every bend.
But in vain
We wept in vain
Our sickness was in vain
The horsemen had lost the way
 
We could never go back
 
VIII
 
We were like rocks rolling from the mountains.
We four sisters
In a valley of deepening shadow
Searched for the beds
No longer ours
Searched for days.
With every mountain we crossed
We were so far from each other
So alone with ourselves
 
IX
 
No beginning no end
No inside no outside
There we were
In the midst of that world of stone.
As our paths lengthened
Our mother’s tattoos grew darker
 
 
 
X
 
We would all separate
Where the road split.
But who would be the first
The first to be afraid
Of the way
The night
And the old horseman.
We were in no order
We trembled at every parting of the ways.
 
I was the last
The narrow road stretched before me
Gathering strength from their grief
I was the traveller
 
XI
 
When I came to the first windswept mansion
I slept for days
Among copperpots and kilims.
I could have loved the wind
But for the doors and windows
 
XII
 
Ten years I spent with the wind
I was cold in every mansion
There’s no sense in talking I said
If there can’t be a human echo
 
I was like the silent mansions
With more and more doors
 
XIII
 
As the horses grew fewer the silver less
I moved from place to place
As I neared the south
I recognized the voice of the stars
 
 
XIV
 
At night
The lonely foolish moon
Resembled me
There was something strange in my laugh
I was growing up.
Sometimes I thought about love
Lord of the body.
Nights when I couldn’t sleep
I smelt of earth
 
And on every journey I took
I ignored my tiredness
And daydreamed.
Once when the roads no longer scared me
There came a green-eyed man
Who made fun of poverty
As he grew older
His eyes grew darker.
 
XV
 
I had children by that green-eyed man
Two lads
One joined the army, the other had red hair.
And my daughter-in-law,
Slept every night by my red-haired son.
He was always cold
‘How warm your feet are’
He would say
As he pressed closer.
At thirteen the two children
Went to bed whispering together.
One night
Rain entered his sleep.
Leave me your hair
Leave me your hair
Said the rain
And cast a spell on my son in his sleep.
When I climbed the hill
Where he washed his hair with wind
The plain was under water.
Clouds clung to the earth.
I was waiting for a movement
A voice
From the waters hiding my son.
The villagers gathered behind me
With their flaming torches
Reminded me of the darkness.
I couldn’t stay still
But went down to the steaming earth.
The mud grew deeper
I had no power against the dark.
I feared he’d be cold
And his hair dirty again.
When a voice said
‘He is dead’
My son felt cold no longer
He was quieter than rain.
My face streaked with mud and grief
I carried his body,
I carried his hair in my hands.
They put him facedown on the horse
As it climbed the hill
It was secretly shedding light.
 
XVI
 
In the bed abandoned by the green-eyed man
I grow old gazing at the ceiling.
Now
My skirts are as long as my mother’s.
My hair longer
Than the red hair of my son.
 
Nothing lasted long
Journeys
Death
Mansions
Around me nothing remained
But pillars dark with soot
 
I must gather my strength for the last time
My hair must smell of henna
There must be apple-blossom in the ritual water
That washes my dead body.
And if God can hear me
I ask for a narrow grave
To make me forget
Those spacious mansions
And their howling
 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>